Friday, December 25, 2009

teyp başa mı sardı ne?

0 comments
teyp döndü döndü başa sardı gibi geliyor

bu senenin cici şarkılarından biri: bat for lashes - daniel

bu da 20 sene oncesinin bir sarkisi:

belinda carlisle - la luna

iki şarkı arasında görünürde hiçbi alaka yok.

ama nedense bana aynıymışlar gibi geliyor. düzenleme mi, şu yaylıların hemen hemen aynı saniyelerde devreye girmesi gibi mesela, genel olarak tema mı, kadın vokallerin ifadelerinin verdiği benzer duygu mu?

Bu postu yazarken linkleri alıyordum ki fizy.com'dan şunu fark ettim bir de:

her iki şarkı da tamı tamına dört dakika 12 saniye. eşitler.

Tuesday, June 24, 2008

Sigur Ros yeni albüm, yeni video..

1 comments

Sigur Ros, sanırım dün yeni albümünü çıkardı. Bu albüm yayınlamadan, çıkan ilk parçası da yaklaşık üç dakikalık "gobbledigook" oldu. (Anlamını bilmiyorum, yine uydurmasyon hopelandik dilinde olabilir, o yüzden araştıramıcam). Parça Sigur Ros standartlarına göre oldukça kısa ama klibi gerçekten dikkat çekici, idiots formatında çıpıl çıpıl bir iş. Çok çok tatlı bir parça, günde iki kez, sabahları ve akşam işten döndükten sonraya yazıyorum. Klip için aşağıya tıklaman ve sinir bozucu Quick Time ı yüklemen lazım.

Aşağıya.

Wednesday, February 13, 2008

Pazar Sabahı Karışıkları

0 comments
Pazar sabahları evrenin en az karmaşaya gebe olduğu zamanlar olarak yaftalanıp yapıştırılmışlardır. Dokuz altı çalışılan bir geçmiş ya da geleceğin uzaklığı, bırakınız 24 saati, zamanla ölçülemez kıvamdadır. Bir Pazar sabahının en büyük karışıklığı, dar masa düzlemindeki sınırlı alanı paylaşmak durumunda olan salatalık tabağı, çaydanlık ve sahanda yumurta arasındaki gerilimde saklıdır. İşte tam bu nedenle birinin Pazar sabahları dinlemek üzere bir karışık yapması yerinde olacaktır salakça gerekçesi ile bu yazı kaleme alınmıştır. Aslında çok da salakça değildir. Ne de olsa ortalama bir Pazar sabahı, ortalama bir insanın karışıklık ve kaosla baş edebilme kapasitesinin asgari düzeyde seyretmekte olduğu bir zaman dilimidir. Haaa bu karışık da işte tam bu amaçla, sonsuz bir sevecenlik ve yardımseverlik kısvesi altında, dünya barışına katkıda bulunmak ve hemen aynı anda salatalık ve sahanda yumurta üzerindeki konsantrasyonunuzu artırmak maksadıyla hazırlanmıştır.



Flaming Lips – In the Morning of Magicians
Animal Collective – Softest Voice
Arcade Fire – Haiti
Fiery Furnaces – Tropical Iceland
Modest Mouse – Float On
Stereolab – Lo Boob Oscilator
Decemberists – Engine Driver
Royksoop – Eple
Vampire Weekend – Walcott
Cardigans – Love Fool
Göksel – Sabır
Postal Service – Sleeping In

“Necati abi, elinde ucuna ekmek lokmasını sapladığı çatal, boş boş iki sahanda yumurta sarısı arasındaki beyaz alana bakıyordu. Bir kararsızlık içinde olduğunu sezmiştim. Ne zaman ki Flaming Lips çalmaya başladı, işte o zaman Necati abim rahatladı, sahandaya bakan gözleri ahanda! ifadesi ile aydınlandı ve sağdaki sarıya ekmeği haşırt diye bandırdı. Teşekkürler Flaming Lips.”
Samim Burkul

“Gazetede ABD morgıc piyasasının nahoş durumu ve hububat fiyatları üzerine can sıkıcı beyanlar okuyup isilik çıkarıyordum. Bir anda Fiery Furnaces dolaylarından yükselen cikcik sesleri ile sebepsiz yere sırıtmaya başladım. İyi ki varsın Fiery Furnaces.” Fadik Tepegöz

“Allah razı olsun bu karışığı yapandan”
Meydan Larus

“Postal Service sayesinde artık sevgilim yok diye üzülmüyorum. Çünkü var. Ama Postal Service sayesinde sevgiliyi mevgiliyi boşverip kafayı vurup uyuyorum. Aslında uyurken Postal Service’i duyamıyorum da zaten. Bu durumda Postal Service’in faydası ne bilmiyorum. Tek bildiğim şu an çok mutluyum”.
Şirin Şipşirin

Wednesday, February 6, 2008

dünyanın en açıklı şarkısının türkçe meali

0 comments
Bunny Gamer - Xiu Xiu (acıklı olcam diye illa slow olayım önkoşulu yok - al sana mis gibi cıscıs yerlerde sürünen ruhsal açılımlar)

It feels retarded, I want you to like me
-gerizekalı mıyım yoksa hakkatten, elim ayağım dolanıyo, sev istiyom sen de beni
Will you be there tonight?
-gelcen mi bu gece, yoksa yedin mi gene beni?
Do you mean it when you say what you say?
-ne dedin? demin bişey dedin sen ama bişey demek istedin?
Fixing up my hair,
-saçımı düzeltiyim lan
I want to impress you
-gözüne girmek lazım aşk objesinin bozuk saçla görmesin cibilliyetsiz halimi
Today and everyday,
-sadece bugun değil, hiş görmesin default olarak filinta gibi olmalıyım
Okay, okay okay, okay
-tamam tamam ya sakin sakin

So what do you want?
-hah iyiyim şimdi hava da aldım, ne istiyon şimdi de bakyim bi daa,
I want to be careless too
-tabi canım ben de seni sallamamak istiyorum zaten,
So much waiting, so much sitting alone
- ha ne! ama tamam da ben seni o kadar bekledim
When you say what you say,
-bişey dediğinde ağzının içine düşüyorum gerçi, anlamadım diyorsam sırf bi daha düşmek için
It's not what I thought, it's really nothing at all
-önemsiz bişey söylüyosun, akbilin bitmiş, tamam ama bişey var başka bişey
I'm not who you want,
-tonundan anlarım, ben senin uzmanınım artık başka bi bokun olamasam da bu saatten sonra: istediğin ben değilim
Alright, alright alright, alright
-tamam tamam tamam tamam ona da tamam

Bunny gamer, stand up, bunny gamer, Where have you been all of my life?
-bokunu yediğimin hoppacık tavşan kılıklısı, kalk git lan, zittir git burdan. zaten nerdeydin ben bu güne gelene kadar. aşk bana fazla lan
Bunny gamer, take me with you,
-ya yok gitme, sen bana bakma, beni de al götür lan
Okay, okay okay, okay
-tamam tamam iyiyim yok bişeyim, adam gidiyorum dedi ya pat diye, tansiyonum düştü, geçer birazdan, bırakın tamam
Bunny gamer, sit down, bunny gamer,
-otur hoppa tavşanım otur ben sana şaka dedim git diye
Where have you been all night?
-nerdeydin bütün gece, bütün hayatım gece
Bunny gamer, leave me alone,
-ya tamam git başımdan yannız bırak beni, hep acı şeyler diyon
Alright, alright alright, alright
-tamam tamam tamam tamam, iyiyim, iyiyim, gitme lan gitme...

Thursday, January 3, 2008

geçen yılın en iyi ticareti (ve bir olasılık bu yılın): in rainbows

0 comments
radiohead pek çok açıdan sınırları yıkan, kendi imkanlarıyla yeni müzik türleri bile icat edebilen , ufuk açan bir grup. geçen yıl da bu karakterlerine uygun olarak, uzun zamandır müzik piyasasında olan olmayan herkes tarafından bilinen, ancak hakkında birşey yapılamayan paylaşım ve internetten müzik indirme konusunda herkesin zıttı ve oldukça gerçekçi bir söylem geliştirdiler. yeni albümleri "in rainbows", dinleyiciler tarafından ücretsiz olarak radiohead.com (inrainbows.com yönlendirmeli) sitesinden indirilebiliyordu. elbette genç, yeniyetme grupların ses getirsin diye internetten albüm/single dağıtmaları yeni birşey değil. ama "radiohead" gibi bir dev grubun buralara gelmesi çarpıcıydı. resmi olarak "beleşe dağıtıyoruz" demediler tabi ama daha politik, daha nabız ölçer bir biçimde "gönlünden ne koparsa ver" biçiminde dağıttılar. bu furyadan şahsım da kredi kartı kullanmayan bir birey olarak "beleşe indirme" biçiminde faydalanmıştır. ancak ne yalan söyleyeyim, uzun zamandır ilk defa kredi kartım olmadığı için hayıflandım, çünkü bu albüm uzun zamandır dinlediğim en sıkı albümdü. en son 2004 yapımı bazı albümlerde bu randımanı almıştım, ki onlar da bugün formunun zirvesinde olan killers, block party vb gibi bazı grupların o ilk ses getiren albümleriydi..

gerçi en altta da görülen şekilden de anlaşılacağı üzere, beleşe alayım keyfime bakayım günleri sona ermiş vaziyette. yine de bana sorarsanız, çatır çatır parasını ödeyip satın alındığında bile, 2008'in de en iyi ticareti olmaya da aday bir albüm:

1. 15 Step: kid a, ok computer ve amnesiac günlerinden in rainbows'a bir köprü gibi. açılış için seçilebilecek en iyi parça.
2. Bodysnatchers: Yield gibi olgun, ancak ruh yoksunu bir albümde ilerliyor olabileceğimi düşündüren, bir Do The Evolution klonu gibi geldi ilk başta.. Ama düzenleme çok iyi ve sonlara doğru benzetmelerden sıyrılan bir radiohead inceliğine kavuşuyor.
3. Nude: Albümdeki en iyi ve hissiyatlı parçalardan. Tanrı benle konuşmak durumunda kalırsa Thom Yorke sesiyle konuşsun isterdim. Bu şarkıda Thom Yorke, sanırsın ki bir melek. Slow sevmeyen ve buna karşılık bas tınısına hasta biri olarak bu şarkı beni fena kandırdı.
4. Weird Fishes/Arpeggi: Up-tempo bir ruhsal açılım. Çok hipnotik, sürekli akn bir bas ve davul ritmi üzerinde, hipnotik bir gitar melodisi; dinleyiciyi bu sıkı sınırları aşmaya zorlayan yine thom yorke'un sesi oluyor. çok iyi bir parça.
5. All I Need: Önceki parça ile savunmasız halde kalakalan dinleyici, bu şarkının büyüsü ve tehlikesi altında kalıveriyor. Albümdeki favorim, çünkü çok bas ve adım adım büyüyen, yeri gelince kakaofoniye bile varan, tehlikeli bir şarkı. Sona, kulaklarınızda çınlayan zillerle vardığınızda tansiyonunuz düşmüş, tutunacak dal arar gibi oluyorsunuz. Tam kendinden geçmelik. bu dünyadan değil.
6. Faust Arp: Bir yerden tamamıyla başka bir yere geçildiğini müjdeleyen tam anlamıyla bir eşik şarkısı ve melodisi. All I Need'in etkisini çok iyi alıyor.
7. Reckoner: O vardığımız yerin ilahi bir radihohead bölgesi olduğunu nihayet kafalara vuran parça. bu parçada artık radihohead ülkesinin büyüklüğünü kavramış durumdasınız.
8. House of cards: In rainbows'daki tek sevmediğim parça. Reckoner ile "büyüksün abi" dedirten Radyokafalar, burada artık "hadi acıdım azat buzat" demiş gibi gevşetiyor parmakları. açıkçası thom beyin, "i dont want to be your friend, i just wanna be your lover" demesi pek hoşuma gitmiyor. ayrıca şarkının yapısı da hoşuma gitmedi.
9. jigsaw fallin into place: yeniden yörüngedeyiz. house of cards illa bu albüme konulcaktıysa, en doğru yere konmuş. çünkü daha ilk onuncu saniyede onu unuttuk bile. büyüleyici, hiçbir çaba sarfetmeden, kendi kendine yüzen, uçan, buharlaşan, akan, su gibi bir şarkı.
10. videotape: şu şarkının adı da videodrome olsa, radihoead bu albümü yaparken çok korku filmi izlemiş dedirtir. body snatchers, jigsaw, house of, faust vs.. harika bir kapanış parçası. çok basit ve karanlık açılan şarkı giderek bir radyokafa senfonisine dönüşüyor. sonunda da "vay be bu albümü tekrar dinlemeliyim" fikri ile başbaşasınız.


Tuesday, May 29, 2007

müziğin öldüğü gün

0 comments
Siz ey dünyanın çok konuşan insanları. Neden bu kadar çok konuştuğunuzu merak ettiniz mi hiç son zamanlarda? Ve neden gittikçe daha çok konuştuğunuzu? Oksijensiz ve sürtünmesiz bir ortamda ağızlarınızı açıp kapatıyorsunuz ve ağzınızı açtığınız ilk ivmeden başlayarak o gelmeyecek sona kadar hiç aksamadan, hiçbir kucakta ve kulakta duralamadan ve giderek artan bir hızla ağızlarınızı açıp kapatıyorsunuz. Ekranda takılı kalmış oynak bir çizgi film karesi gibi görüntünüz. Konuşuyorsunuz, çünkü her şey çok sessiz. Çıt çıkmıyor çünkü ve siz korkuyorsunuz ve sürekli, hiç durmadan, ne olduğu önemli değil; konuşuyorsunuz. Çünkü sessizlik sizi korkutuyor. Sessizlik istemiyorsunuz.

Birisi vaktiyle güzel bir yalan söylemiş size, hepiniz kanmışsınız. Güzel olan her şeyin sözlerle tanımlanabileceğini ve dolayısıyla söze bağımlı olduğunu söylemişler, inanmışsınız. Anlamı, kestirmeden bulunacak, herkesin az çabayla edinebileceği, tehlike anında camı kırıp alabileceği, öğrenilebilecek bir halt sanmışsınız. Gerçekten mi? Aslında, sözleri biz ancak ağıt yakmak için kullanabiliriz. Sözler her zaman çok yavaştılar; bırakın anlama yaklaşmayı, o kadar yavaşlar ki ancak sessiz bir ortamda hareket edebiliyorlar. Buna rağmen yine de sözsüzlüğün hızına yetişemiyorlar, rafları silme dolduran sözlükler dolusu yakıta rağmen. Sözleri ancak ağıt yakmak için kullanırız; çünkü yavaş olan ve yaşamın hızına yetişemeyen her unsur birer ağıt yakıcıdır, birer mezar kazıcıdır, merhumu iyi bilirizdir, kuru bir teşekkürdür, içinde hiç fotoğraf olmayan fotoğraf albümlerindeki rengi henüz ağarmamış ve kurumuş fotoğraf birikintilerinin öksüz boşluklarının altındaki açıklama yazılarıdır. Hükmünü kaybetmiş dipnotlardır. Tıpkı bu yazı gibi.

Sorumu tekrarlıyorum. Neden bu kadar çok konuştuğunuzu merak ettiniz mi? Sizi bu denli ürküten bu sessizliğin nedeni? Bu boşluk. Sessizlik kadar baş döndürücü güzellikte, hızda ve sadelikte her bir icadının insansoyunun, ölümünün geç kalmış müjdecileri. siniz. Sanatın, müziğin, fikrin, özgünlüğün, masumiyetin ve güzelliğin çoktan öldüğü bu öksüz çukurlar çağının, düzlükler coğrafyasının, sıradanlığın ve sözün taş oymacılarısınız. Ve biz, hepimiz, tersine bir evrimde, bunca zaman nafile kaçmaya çalıştığımız başıboş bir ilkel çağa bu defa kötü hapsolduk. Buraya nasıl bu şekilde bu kadar kötü sıkıştık bilmiyorum ama, benim küçük kişisel tarihim, minicik bir arka bahçeye açılan küçük penceremden görebildiğim bir gölgeli görüntüde, müziğin öldüğünü gördüğümü sandım. Cinayeti anlatamam çünkü hiçbir cinayet mutlak ölümü getirmez; ama o gün pencereden bakan gözlerimi böylesi keskin bir karanlıkla boğan bir intiharı anlatabilirim belki. Çünkü hiçbir gitmek, gitmek isteğinden daha kesin hükümlü ve acı verici olamaz. Ve hiçbir geriye kalış, içinde yaşanılamayacak kadar öksüz, sessiz ve anlamsız bir dünya bıraktığı için sana giden, intiharın ardından kalan kalış kadar kötü olamaz. Hiçbir ölüm bu kadar güçlü olamaz.

Müziğin öldüğü gün, Don McLean'ın ünlü şarkısının Türkçe tercümesi değil. Miladi takvimde 3 Şubat 1959 tarihini gösteren yaprağın Hicri'de 29 Mayıs olması gibi bir durum söz konusu değil. Bu 29 Mayıs, düpedüz 29 Mayıs 1997 idi. Bir başka 29 Mayıs, Jeff Buckley'in öldüğü bir başka gün. Müziğin öldüğü bir başka gün. Müziğin öldüğü, bilinen son gün.

Aslında müzik 1997'den çok önce, yıllar önce ölmüştü zaten. Ama Buckley'in yaptığı başka bir şeydi. Müziği çılgın bir doktor gibi tutku ve öfkeyle, hırsla diriltmeye çalışmadı Buckley. Bir obje olarak müziğin üzerine hastalıkla odaklanmadı. Bunun yerine çok farklı bir şey yaptı. Bir mühendis gibi, bir fizikçi gibi problemin üzerine odaklanmadan çalıştı, müzik kadar büyük bir canlı ancak müziğin kendisi gibi büyük ve geniş çerçeveli bir yaklaşımla dirilebilirdi çünkü. O, zamanda bir delik açtı. Karşılıksız sevgiden bir zaman kapsülü yapıp içine müziği koyan ve geleceğe, 90'lara gönderen adamdı Jeff Buckley. Babasına karşı duyduğu ve hiçbir zaman göstermeye fırsat bulamadığı sevgisini o kapsülün içine koymuştu.

Jeff'in babası Tim Buckley, 60 ların sonunda ve 70 lerin başında bazı başarılı albümler yapmış bir folk-jazz şarkıcısıydı. Buna rağmen, 1975 yılındaki aşırı dozdan ölümüne kadar hiçbir zaman tam anlamıyla meşhur olamamıştı. Buckley'in annesi ve babası ayrıydılar ve Buckley annesi ve üvey babası ile birlikte yaşıyordu. Jeff, babasını yalnızca bir kez görmüştü. 8 yaşındayken. Jeff babasının öldüğünü ise 9 yaşındayken öğrendi. Bu haberi aldığında ne adı Jeff idi, ne de soyadı Buckley'di. Jeff, zaman kapsülünü inşa etmeye işte o zaman, 9 yaşındayken başladı. Önce soyadını değiştirdi ve öz babasının soyadını aldı, sonra da doğum belgesinde gördüğü, vaat edilmiş bir ülke yerine koyduğu ismini geri aldı. Jeff: babasından kalan tek miras olarak bir çukurla, bir yoklukla özdeş, müziğin ölümünü ve sessizliği simgeleyen bir isme ve soyadına boyandı. Hiç tanımadığı, bilmediği, yaşamına ve ölümüne, sevgisine ve öfkesine konu olamadığı babasını böyle arayacaktı.

Jeff her zaman babasının izini sürdü. Küçük yaştan başlayarak yazdığı şiirlerde, yaptığı müzikte. Müziğinin içine öksüz bir sevgi ve arayış tutkusunun dışında yolda gördüğü ve dikkatini çeken başka kimsesizlikleri de kattı. Led Zeppelin'in Plant'inden olduğu kadar, Pink Floyd'un dingin öfkesinden, folk, rock ve jazz ile örülü bir demetteydi gözü. Ozanlar çağı sona ermiş, müzik son nefesini vermişti çoktan; ama o Bob Dylan'ın, Leonard Cohen'in, The Smiths'in ve hatta Edith Piaf'ın, Nina Simone'un izlerinden gitti. Ölmüş bir babanın oğlu olması ona hiçbir zaman ün getirmedi, çünkü o sıfır noktasındaydı. Ancak sıfır noktasında bu kadar özgün ve başdöndürücü tatta bir karışım göze alınabilirdi. Onun karışımı Batı müziğinin çerçevesi ile de kısıtlı değildi üstelik. Buckley, o denli sıfır noktasındaydı ki Pakistan'ın ilahi müziği olan Qawwali'yi bile içine aldı. Çünkü müzik sınırsızdı ve Buckley onu yeniden ayağa kaldırabilmek için bu sınırsızlığı kuşandı. Buckley'in barlarda çalıp söylediği ve demo kasetler kaydettiği yıllarda gerçekleştirilen Live At Cin-e toplamasının DVD'sinde yer alan bir video var ki ne zaman izlesem içim titrer. Jeff Buckley ellerinde içki kadehleri, son ses gülen ve sessizlikten korktukları için bağırarak konuşan, müziği umursamayan ve ezelden beri belki de müziğin yokluğuyla yaşamış bir bar dolusu kalabalığın önünde elinde gitarı, ayakta, tek başına şarkı söylüyor. Söylediği şarkı, Nusret Fatih Ali Khan'ın Jeh Yo Halka'sı. Bir Amerikalı, bir Pakistan şarkısını ezbere, bir bar dolusu kalabalığa söyleyebilir mi gerçekten? Ama o söylüyor, kendisine gülen ve dalga geçen dinleyicisine rağmen, olanca ciddiyeti ve ihtişamıyla, tereddütsüz. Jeff'in müziği çok geniş, dileyen herkesin içinde yol alabileceği bir köprü gibidir. Ben, onun müziği sayesinde Nusret Fatih Ali Khan'ın Pakistan ezgilerini, Smiths'in Post Punk tınılarına bağlayabildim mesela. Jeff, öldüğünde sadece 31 yaşındaydı belki, belki yalnızca tek bir albüm tyapabilmişti, ama benim için ardında bir miras kağıdı bırakmayı hakkedebilecek kadar, gelip geçmeye köprüler yapmış uzun ve varlıklı bir yaşamı vardı.

Onu birçokları gibi ben de geç tanıdım. Buckley'in tek albümü olan 1994 tarihli Grace'i, müzik dükkanında ilk kez elime aldığım anı anımsıyorum. Kapağında Jeff'in resmi vardır. O gün, o kapağı gördüğümde üzüldüğümü anımsıyorum. Bu kadar güzel bir insan ölmüş olduğu için üzüldüm. Onu tanıyor muydum, adını biliyor muydum, öldüğünden haberim var mıydı? Hayır. Ondan haberim yoktu. Yaşadığını ve öldüğünü bilmiyordum. O kapaktakinin albümün sahibi mi yoksa bir melek mi olduğunu bile söyleyemezdim. Ama o gün sanki bunu bilmem gerekiyormuş gibi bildim ve üzüldüm. Kapakta Jeff, bir merdivenden yukarı yürümektedir, ancak ayakları yere dokunmadan. Nasılsa bu kadar güzel bir insanın ayaklarının yere değmemesinin onu öldürmeye yetebileceğini düşünmüştüm. Bir söz söyler gibi satın aldım albümünü, bir ağıt yakar gibi.

Daha ilk şarkısı, Mojo Pin, yavaşça, unutulmuş bir camdan, arka bahçeye bakan açık kalmış bir pencereden bir hava akımı gibi tırmandı üzerime ve o henüz mırıldanırken ben onun için göz yaşı döktüm. Dediğim gibi, onun yaşadığından ya da öldüğünden haberim yoktu ama zaten tüm bu informatik, tüm bu haber alma, salt emin olduğumuzdan emin olabilmek için bu kadar haber almaya ne gerek ve ne hakkımız var? Tıpkı bu kadar çok konuşmaya bir hakkımız ve gerek olmaması gibi. O gün ben göz yaşı dökerken ölmüş bir melek için ağladığımı biliyordum. Müziği o kadar büyüktü işte, emin olmaya gerek, öğrenmeye ihtiyaç yoktu. Gereken her şey, o müziği dinlerken ihtiyaç duyabileceğiniz tüm duygular ve bilgiler, onun müziğinin içindeydiler. Grace büyüdükçe ve Lilac Wine, Lover You Should've Come Over, Last Goodbye, Halleluja üzerime düştükçe, müziğin o anda ancak keşfedebildiğim ölümü için de ağladığımı anlamıştım.

Bugün tam 10 Yıl oldu. Jeff Buckley'in 29 Mayıs 1997'de Mississippi nehrinde yüzerken boğuluşunun 10. Yılı. Sessizlikten korkan upuzun yazılarla ve seslerle dolu bir on yıl.

Saturday, August 5, 2006

KÜÇÜK İNSANLAR İÇİN BİR BÜYÜK KONSERLER MERKEZİ (bkm) ORGANİZASYONUNUN NEDEN OLDUĞU DUYGUSAL VE FİZİKSEL TAHRİBATLAR ÜZERİNE BİR İNCELEME

0 comments
Arena: In an arena audience members are seated in tiers on three sides of the stage in a configuration that resembles a horseshoe.......... (seslizsözlük) TR : Bir arenada izleyiciler sahnenin üç tarafını çevreleyen at nalı biçimindeki bir düzende gösteriyi sıralı biçimde oturarak izlerler....

Yaa kısa yazı okumayı tercih edenler başlamasın bile - keza ben kısa yazamıyorum. Başkaları okusun diye de bu yaşımdan sonra yazdıklarımı sınırlamak niyetinde değilim. Çünkü sanat sanat içindir. :) var mı itirazı olan. Tartışırız :) Lise edebiyat derslerinden doğru deneyimli olduğum bir tartışma konusudur....

KÜÇÜK İNSANLAR İÇİN BİR BÜYÜK KONSERLER MERKEZİ (bkm) ORGANİZASYONUNUN NEDEN OLDUĞU DUYGUSAL VE FİZİKSEL TAHRİBATLAR ÜZERİNE BİR İNCELEME

Çok heyecanlıydım. 2001 yılında Depeche'in unutulmaz Abdi İpekçi konserinde ön sıralarda yer almış son derece şanslı ve bilinçli bir dinleyici ne kadar olabilirse o kadar. Depeche Mode dünyanın en iyi sahne performansına sahip olan müzik gruplarından bir tanesi. (Gözlemle sabittir) Depeche Mode'u bir sabit olarak ele aldığım için ancak bir değişken vasıtasıyla açıklayabileceğim şans faktörünün 2001'deki konserde ön sıralarda yer almak olduğunu düşünmüştüm. Bu nedenle de - şans faktörünü kontrol edilebilir bir yamacımda muhafaza etmek maksadıyla geçtiğimiz hafta Kuruçeşme Arena'da gerçekleşen konserde yine ön sıralarda yer almayı tercih ettim. Ancak sonuçta şunu bildirmeliyim ki ŞANS salt kişinin performansı ile alakalı bir durum değilmiş ve kontrol edilemezmiş. Gerçekten de masallarda anlatıldığı üzere - ŞANS doğru zamanda ve doğru yerde bulunmakmış ve salt bir bilete 95 YTL ödemek ve ön sıralarda yer almak doğru zamanda doğru yerde olmak için yeterli değilmiş. Depeche Mode konseri esnasında orada bulunmam her ne kadar zamanı doğru kılıyorsa da - aynı sularda Kuruçeşme Arena'da da bulunuyor olmam "doğru yer" kavramıyla tezat oluşturduğu için başlı başına bir şanssızlıkmış.

Biletix'den hazzetmem. Daha önceki Biletix aktivitelerinde yaşadığım olumsuzluklara karşı Biletix'in takındığı vurdumduymaz tavır bunun temel nedenidir. Neden hizmet kalitesinden memnun olmadığım bir firmadan bilet almak zorunda olmak - neden? Bu ülkede haksız rekabet yaptığından şüphe edilen firmalara milyonlarca lira ceza kesen bir rekabet kurumu var da neden bana sevdiklerimle - sevdiğim müzikle aramda mezar taşı gibi duran bir kuruluştan bilet alma zorunluluğu var? Yemin etmiştim. Biletix'den bilet almayacam diye. Ama ne zaman ki duydum Depeche yine geliyormuş ve Biletix Depeche biletlerinin tek yetkili satıcısıymış - "heeeayt yeminimi bozuyorum leaaaayn" nidalarıyla gişelerdeki kişilere başvurdum.

Biletimi almakla kalmadım - aynı biletle konsere gitme yüzsüzlüğünü de gösterdim. Depeche için kendimi bu kadar aşağılamayı dahi göze almıştım. Ne de olsa kanıma - dimağıma beni ben yapan hücrelerimdeki bilincime işlemişti 2001 yılındaki konser. Ben bir Depeche bağımlısıydım artık.

En sevdiğim konserler:
1. Depeche Mode 2001 Abdi İpekçi
açık ara
2. Massive Attack 2003 Park Orman
3. Sneaker Pimps 2003 Park Orman
4. James Brown 1996(95?) Harbiye Açıkhava
.......vs vs

Konser alanından içeri girer girmez - bir bağımlı ne kadar kararlı adımlarla yürüyebilirse işte o adımlarla ve "yaaa ne olacak bak burası deniz kenarı püfür püfür burdan da izleriz" biçiminde talihsiz beyanlar açıklayan kız arkadaşımın telkinlerine rağmen ön sıralara doğru kat ettim.

Ön sıralara doğru yaptığımız yolculuk oldukça engebeli bir arazide cereyan ettiğinden dolayı olsa gerek kendimi bir hayli yorgun hissediyordum. Sanki İstanbul Belediyesi ekipleri Pre-Habitat tarzı bir yaklaşımla tüm alanı taramış gibiydiler. Enteresan kot farklılıkları tüm alanı anlaşılmaz mide bulantılı bir coğrafyaya bürümüştü. Bir yerde yüksek bir yerde alçak ve çukurlarla donatılmış - mütemadi bir inşaat sahasında duran - mühendislikten zerre anlamayan bir ekonomist gibi hissediyordum kendimi. Yine de "herşey çok güzel olacak" biçimindeki içsel söylemlerle ve "beni Türk mühendislerine emanet ediniz" biçimdeki asılsız astarsız gevelemelerle kendimi oyalıyordum.

Bünyedeki ilk huzursuzluk belirtileri ön gruplar sahnede arzı endam eylediklerinde husula geldi. Ya! - en önlerdeydim neredeyse de niye ön grupların gül yüzlerini göremiyordum? Yine de çok aldırmadım. Aldırmadım evet... Zira Depeche büyük gruptu. Kıyas kabul etmezdi. Onlar uzun boyluydu. Ön gruplardan çok daha uzun olmalıydılar. Onlar sahneye çıktıklarında herşey evren matematiğinin ve genel mühendislik kabüllenişlerinin ötesinde bir soyut gerçeklikte asılı kalacaktı. Ayaklarımız yerden yükselecekti falan filan... Tipik bir aşık aldanışındaydım. Şimdi düşünüyorum da... Saçma :)

Tüm göz karartan aşkıma rağmen acebalanan bir huzursuzluk içimi yiyip bitirmekteydi. Depeche sahneye çıkmazdan önce Yunanistan'dan çıkagelmiş ve çıkagelişlerinin kontrolsüz hareketliliği ile merhabasız (kalisperasız) ve frensiz önümüzde durmuş bir kitle ile kavga etmiş - 1.95 boyunda olmanın ötesinde hiçbir suçu olmayan günahsız bir vatandaşımı ise salt boyunun uzunluğundan ötürü öldürmek ister hale gelmiştim. Beynimde şu cümle yana yakına dönüp duruyor ve benliğimi yiyip bitiriyordu. Aaaah ben bu konsere bu herifin tişörtünün arkasındaki yazıyı okumak için mi bu kadar para verdim? (Los Angeles Yacht Club)

Depeche sahneye çıktığında varsayımlarım ve güzel anılarım da onlarla beraber çıktı. Martin yine melek kanatlarını takmıştır... Dave'in üzerinde birazdan fırlatıp atacağı takımı vardır ve üzerinden daha şimdiden sular sel olup akmaktadır... Ne yazık ki bu varsayımların gerçekliğini doğrulama ve doğrulamaya teşebbüs etme şansını o gece yakalayamadım. Konserden önce bir bayan gelip az sonra yaşanacak konserin dvd'sini arzu edip etmediğimi sormuştu. Bu soruya hiç ehemniyet göstermemiştim. Meğer ki göstermek gerekirmiş çünkü varsayımlarımın doğruluğunu test edebilmemin tek yolu bu dvd'yi izlemek suretiyleymiş.

İlk baştaki arena! tanımına geri dönecek olursak... Orada bir izleyici sıfatıyla bulunmam gerekmekteydi. Oysa ki ben kendimi oldukça interaktif biçimde bir gladyatör gibi hissetmekteydim. Anlamsız kot farklılıklarından dolayı - yalnızca kendimden uzun olan rakiplerimi değil aynı zamanda benden kısa olan diğerlerini de öldürmek biçimindeki bir istekle yanıp tutuştum ilk şarkılar süresince. Kız arkadaşım sürekli hiçbirşey göremediğinden şikayetçiydi. Ağzımın kenarına dolanan inkarlara ve Depeche'in ne kadar muhteşem bir grup olduğu biçimindeki kendini tekrar etmekten yorgun düşen beyanlarıma rağmen bir süre sonra fark ettim ki... Aramızdaki beni bir hayli avantajlı kılan boy farkına rağmen ben de hiçbirşey görememekteydim.

Yana geçtik. Sağa geçtik. Sola geçtik. Arkaya geçtik. En arkaya geçtik. Hiçbir yerde HİÇBİRŞEY göremedik. Yine Anton Corbijn mi yapmış - bilmiyorum ama dev ekranlardan izlediğimiz video show estetik açıdan mükemmel olmakla birlikte hiçbir şekilde aydınlatıcı değildi. Benim istediğim o anda görmekti! Görmek! Depeche'in o gece Kuruçeşme Arena'da olduğunu kanıtlamak istiyordum. Ama ne bir bütün olarak konser ne de konseri geçtim - video show bir özet olarak bu kanıtı sağlayamadı.

Tek kanıtlayabildiğim şu oldu: Ben o gece Kuruçeşme Arena'daydım. Depeche Mode'u bilmiyorum ama ben oradaydım.... Çünkü biletim vardı... Çünkü rakip gladyatörlerden biri kaval kemiğime çok pis bir tekme atmıştı ki aradan geçen zamana rağmen bile hala canım yanıyor...

Sonra konser bitti. Hiçbirşey görmeden - çukurlu bir karanlıkta el yordamıyla. Onbinlerce insan Türk Tipi bir organizasyon sonrasındaki canhıraş bir akışta denize doğru döküldüler konserden önce hal ve hatırlarını sorduğum Yunanlılar misali. En ufak bir izdihamda bu insanların hepsi ölebilirdi. O derece berbat ve güvensiz bir çıkış. Üstelik de bu kadar büyük bir kalabalık ve neredeyse hiçbiri hiçbirşey görmemişti.

Lütfen ya! Bu alanda konser verilemez - verilmemeli! Hiçbirşey için ve bir ton sinir bozukluğu karşılığında verdiğim parayı boşverin... O gece evde olmalı ve Depeche konserine gidemediğim için hayıflanmalıydım. Sanırım en doğrusu bu olurdu. Hayallerimi ve beklentilerimi yerle bir etmek yerine bu seçeneği tercih ederdim. Kınıyorum. Muhtemelen parasal ağırlıklı nedenler dolayısı ile bu alanda konser vermekte ısrar eden BKM yi ve Biletix'i (ne alakası varsa :))) kınıyorum...

Sızlayan kaval kemiğim ve ben - eve döndük ve Depeche'in 2001 yılındaki Exciter turnelerinin Paris ayağını DVD'den izleyerek iki duble rakı içtik. Giderek geçmişe bağlanıyor ve yaşlanıyordum. Belki de gerçekten de en iyi - zirvedeki günlerimiz geride kalmıştı ve bundan sonra bize düşen rakı içmek ve hatırlamaktı. Bilmiyorum...
 

kötü müzik Copyright © 2008 Black Brown Pop Template by Ipiet's Blogger Template